Çift standart terimi, erkekler ve kadınların cinsel davranışları için farklı normlara sahip olduğumuz olgusuna dayanır. Yani yalnız bizim toplumumuzda değil, aynı zamanda öteki toplumlarda da kadınlar, erkeklerden daha çok cinsel engellemelerle karşılaşmaktadırlar. Geleneksel olarak kız-
lar ve kadınların «saf» ve «masum» kalmalarını sağlamak amacıyla cinsel olanakları daha şiddetli bir sınırlandırma ile karşılaşmaktadır.
Öte yandan, oğlanlar ve erkeklerin de çok kere, kendi hayvansı doğalarının gerektirdiği gibi çılgınlıklar yapmaları özendirilmektedir. Erkekler ise kabul edilebilir cinsel çapkınlıktan hoşlanırken, aynı nedenle, dişiler de çoğu kez en küçük bir cinsel ihlal yüzünden cezalandırılmaktadır.
Bugün de çift standart büyük ölçüde toplumsal baskı, ahlaksal telkin, görgü kuralları, gelenekler, usuller ve tabularla dolaylı olarak işletilmektedir. Geçmişte ise karıları, kızkardeşleri ya da kızlarının «uygun olmayan» davranışları üzerine, erkekler onları doğrudan hırpalıyor, hatta öldürüyorlardı. Erkeklerce koyulan yasa elbette erkeğin görüşünü destekleyecek ve aynı zamanda kadınların zina yapmasını ve evlilikten önce bakirelik yitiminin sert bir biçimde cezalandırılmasını sağlayacaktı. Zinacı ya da «kızı iğfal eden» erkekler ise yalnızca başkalarının haklarını çiğnemekle cezalandırılıyordu. Başka bir deyişle, kadınlar, erkeğin malı olarak sayılıyor, yani babalarına, kocalarına ya da kardeşlerine bağımlı oluyorlardı. Böylece zina ve iğfal, kadının değerini düşürünce, onun koruyucusu ya da vasisine, zarar ziyan tazminatı ödenmesi gerekiyordu. Örneğin Eski İsrail'de bir kızı iğfal edenin «bakirenin çeyizi»ne göre babasına para vermesi zorunluydu. (Exodus. 22, 17). Hatta 19. yüzyıl İngilteresinde bir koca resmen, karısını iğfal edenden biraz mali tazminat isteyebilirdi.
Şurası da açıktır ki, çift standart daha çok cinsel ahlakın sorunlarına bağlı olmaktan çok, daha temel bir soruna dikkat çeker. Bu sorun yakınlarda «seksizm» olarak yeniden belirlenmiştir, yani toplumsal ayrımın tüm türlerinin temeli olarak bir kişinin cinsiyetini kullanan bir düşünce ya da bir tutum. Daha özgür olarak, kadın haklarının çağdaş savaşımcıları (Şoven adlı üstün bir Fransız kahramandan sonra), erkek ayrıcalığı üzerine usdışı ve bağnazca diretmeleri tanımlamak için «erkek şovenizmi» terimini kullandılar.
Ne yazık ki erkek ayrıcalığı, uzun bir tarihsel geçmişten bu yana hâlâ tüm toplumsal kurumları avucunun içinde tutmaktadır. Gördüğümüz gibi, cinsel davranış için çift standart temelde erkeğin hemen hemen, kadın üzerinde ekonomik, resmi ve cinsel gücünün tümünü yansıtmaktadır. Toplumlar, kadının, tüm önemli kararları alan erkeğe bağlı olduğu biçiminde örgütlenmiştir. Kadınlar, genel işlerde hiçbir ses çıkaramaz ve dar bir çevre içine sıkıştırılırken, erkekler tüm siyasal, dinsel ve sanatsal otoriteyi ellerinde tutarlar. Özcesi, insanlar ataerkil bir toplumsal sistem altında yaşamaktadırlar. (Patriarkal, yani ataerkil; Yunancada baba düzeni anlamına gelir.)
Bu arada kuşkusuz bu ataerkil sistem nedense değiştirilmektedir. Aşırılıklarının en kötüleri düzeltilmekte, ancak, kadınların da iyice anladığı gibi, ilkeleri bu günlere değin gelmiştir. Gerçekte birçok erkek tarafından «doğal» ve kaçınılmaz olarak savunuluyor. Kanıt olarak, ataerkilliği en erken çağlara değin uzanan evrensel bir kurum olarak göstermek için bir hayli tarihsel ve antropolojik tanıklara dikkat çekilmekte.
Oysa son yüzyıl içinde bu bakışa, ataerkil kültürün, şeylerin sağlıklı düzeninden şanssız bir sapmadan başka bir şey olmadığını ve biraz uzak geçmişte, tüm insanların anaerkil sistem altında daha merhametli ve insancıl bir biçimde yaşadığını açıklayan bilginlerce tekrar meydan okunmaktadır.
Her ne kadar doğruluğun, şimdiye dek kurulmuş bulunan anaerkil bir sistemin günümüzde ya da geçmişte kurulmuş olduğunu ortaya koyacak kesin kanıt olmadığını açıklamamızı istemesine karşın, bu tartışmada bu bağlam içinde bizim bir yan tutmamız zorunlu değildir. Kurulmuş olan, birkaç anasoyluluk sistemidir. Bu durum kadına kuşku duyulamayacak bir konum kazandırır, ancak temelde bu, kadınların toplumsal olarak da egemen bir pozisyonda olduklarını göstermez.
Toplumlar aynı zamanda anaerkil ve babaerkil bir sisteme sahip olabilir. Anasoylu sistemin yaygın bir biçimde kabulü, burada bazı ilişkilere sahip olabilen ilginç bir noktaya getiriyor bizi.
Babadan çok, ana yoluyla aile bağını izlemek daha doğrudan daha «doğal» ve kolaydır. Bazen bir bebeğin babası güçbela belirlenirken, anasının belirlenmesinde asla kuşku duyulmaz. Bir babasoylu sistem, ancak kadınların gebeliklerinin tüm aşamalarının hesap edilebilmesi için onun yakından denetlenmesi koşuluyla işleyebilir. Bu nedenle, idealde, onlar evliliğe bakire olarak girer ve birbirlerine bağlılık gösterirler. Aynı nedenle, bir kadının evlilik öncesi ve evlilik dışı işleri, çocuğunun babalık sorunu üzerine, kocasının kafasında sorunların ortaya çıkmasıyla sınırlıdır.
Erkek, çocukların biyolojik babası değil, yalnızca yasal ve resmi babası olabilir. Bazı toplumlarda kocaların, biyolojik babalık üzerine üzüntüye kapılmayıp, resmi rollerine razı oldukları bir gerçektir. Ancak başka birçok toplumda, ABD toplumu dahil olmak üzere, erkekler geleneksel olarak çocuklarının kendi «teninden ve kanından» olması için diretmektedirler. Oysa onlar, bu kesinliğe ancak cinsel özgürlüğü sınırlayarak ulaşabilirlerdi. Böylece, cinsel yasalar ve ahlak standartlarımız kadınlar için daha sert bir içerikte oldu.
Şu gezegen üzerinde hâlâ cinsel ilişkinin gebeliğe neden olduğundan habersiz, üstelik bir kısmı 20. yüzyılın başlarından beri yaşayan insanların olduğunu bilmek doğrusu ne kadar garip. Bu yüzden, onlar için zaten biyolojik babalık bütün bir sorun olamazdı. Hem onlar kadının yüzerken, banyo yaparken ya da başka durumlardayken bedenine giren bir ruh tarafından gebe bırakıldığına inanıyorlardı.
Başka bir deyişle, bir kabilenin, gebe kadının vajinasında büyüyen dölütün bir erkeğin menisiyle beslenmesi gerektiğine inanmayı akıl etmesine karşın, bu «ilkeller» için cinsiyet ve üreme birbiriyle bağlantılı olaylar değildi.
Biz, birleşme ve gebelik arasındaki bağlantıyı insan aklının anlamasının, onun gelişmesinin hangi noktasında olduğunu bilmiyoruz. Ancak bunu, çoğu toplumların uzun zaman önce bulguladığını varsayabiliriz. Aynı zamanda biz farklı toplumların bu bulgudan değişik sonuçlar çıkardığını da biliyoruz. Bazıları, şeyleri yalnızca kadınlar yetiştirebilir diyerek, üremede dişinin rolünün zorunlu olduğuna inandılar. Bu nedenle erkekler salt yardımcı bir rol oynadılar. Bazı toplumlar her iki cinsiyete de eşit önem verdiler, bazıları da erkeğin yardımına karar verici bir gözle baktılar. Batı uygarlığında ise bu sonuncu görüş, yaygın birimde benimsendi. Kadın vücudu, erkek yaratıcı sıvısını taşıyacak bir araç sayılmaya başladı. Kadınlar, erkeklerin tohumlarını ektiği topraktı. (Aslında İngilizcede meni karşılığı kullanılan semen kavramı, Latince tohum anlamına gelen «seed»ten türemiştir.)
Böylece kadınlar kısa bir süre sonra kendilerini aşağı, ikinci sınıf bir pozisyonda buldular. Kendi çocukları gerçekte kendilerine ait değildi, erkek, tarladan hasadı kaldıran çiftçi örneği, bir meni üreticisi durumunda olduğundan, bunun ürünü de, yani çocuk da ona ait olacaktı. Tarladan kalkan ürünün tarlaya ait olduğu hiç görülmüş müydü? Hatta bir çiçek tarhında yetişen çiçek gibi rahimde biriktirilen meninin her bir damlasının tam bir insanın minik bir kısmını oluşturduğuna bile inanıldı. Her halde tam bir üreme sürecinde kadın, edilgin bir depodan daha önemsiz bir durumdaydı. Kadın yalnızca yaşamı besledi, ama onu yaratmadı. Gerçek yaratıcı erkekti.
Aynı zamanda algılamadaki bu genel tutum kuşkusuz dinsel inançlara da yansıtıldı. İlk olarak eski dünyanın çoğu, «Toprak Ana» ya da dölleme ve «yeniden doğuşa yaşam veren İştar, (Babil'de) Astarte (Fenike'de), Sibıl (Frigya'da) ve Isis (Mısır'da) gibi bazı tanrıçalara tapındı. Oysa bu korku veren tanrıçaların işlevleri, giderek erkek karşıtlarınca ellerinden alınmaya başladı. Örneğin, göçebe Yahudiler arasında daha sonra Hıristiyanlıkla işbirliği yapan yeni bir itikat doğdu ve böylece bu, Batı tarihinin çoğuna egemen oldu: Erkek Tanrı Yahova, dünyayı ve ilk erkek olan Adem'i yarattı. O aynı zamanda Adem'e arkadaş olsun diye onun kaburga kemiğinden Hawa'yı yarattı, ancak Hawa, şeytanın kendisini iğfal etmesine izin verince, Adem'in gözden düşmesine neden oldu.
Bir kere, kadının aşağı statüsünü tam olarak doğrulamış görünen, onun doğuştan gelen bir günahla suçlanmakta olduğu ve yaratıcı rolünün yoksun olduğunu söylemek bile gereksiz. Eski İsrail'de bir kadın, eşini «Efendi» ya da «Sahibim» diye çağırırdı. Çünkü, erkek onu kovabilirdi, kadı-nınsa böyle bir hakkı yoktu; gerçekte, kadın bütün yaşamı boyunca bundan bir parça etkilenmiştir. «ON EMİR»'de eşler, kocanın malları arasında sayılmaktadır. Bu nedenle, geleneksel bir Musevi duasında, Tanrıya, «Kadının yaşamı çok lanetlidir. Bana bu nedenle kız evlat verme» diye yalvarılmasına ve her gün mutlulukla, «Beni kadın yaratmadığın için sana şükürler olsun» demelerine şaşmamak gerekir.
Eski Yunanda, kadınların başına gelenler bundan daha iyi değildir. Kahramanlar Döneminin başında, kadınlara belli bir ölçüde bağımsızlık tanınmıştır, ama Perikles Döneminde (İ.Ö. 5. yüzyıl) durumları evdeki kölelerle aynı düzeye inmiştir. Kadınlara bazı üstünlüklerin tanındığı Askeri İsparta Devletinin ise aşırı bir yanı vardır. Ancak onlar yine de erkeklerle birlikte, yaşam boyu totaliter yönetime bağımlı idiler. Roma Cumhuriyetinde de kadınlar, babaları ve kocaları tarafından yönetilmekte idiler ve bu durum, İmparatorluk döneminde geniş bir özgürlük kazanmalarına kadar sürmüştür. Avrupa'nın Hıristiyanlığa dönüşümü, kadınlara özgürlük açısından çok az bir şey getirmiştir, üstelik, evlenme ve boşanma konusunda bu dönemde eskiden beri sahip oldukları bazı haklardan yoksun kalmışlardır. Yalnızca bazı Barbar Kuzey ülkelerinde kilise daha fazla cinsel eşitlik getirdi. Bununla birlikte, kadın ilke olarak hâlâ ikinci sınıf insan olarak görülüyordu. Kadınlar zaman içerisinde «ılımlı» ve «uygun» hale geldikçe, kutlamalarda bulunmalarına izin verildi. Ancak dinsel ve genel konularda yine hiç sesleri
çıkmıyordu. Aziz Paul'un açıkça koyduğu gibi: Ana ben senin, her erkeğin başının İsa olduğunu bildiğini ve elbette kadının başının da erkekte olduğunu biliyorum. Erkek, Tanrının imgesi ve onurudur, ancak kadın da erkeğin onurudur. Erkek, kadın için yaratılmamıştır ama, kadın erkek için yaratılmıştır. (Cor. 11: 3, 9) Aziz Paul şöyle devam etti:
«Kadınlarımızın kiliselerde sessiz olmasını sağlayınız: Onların konuşmalarına izin yok. Aynı zamanda yasalarda belirtildiği gibi, kadınlara yalnızca itaat altında olmaları buyrulmuştur. Ve onlar herhangi bir şey öğrenirlerse, kilisede konuşmak kadınlar için ayıp olduğundan, konuşacakları şeyleri evde kocalarına sormalarına izin ver. (1. Cor. 14; 34-35)
Böylece birçok papaz dinlerinin tersine, Hıristiyanlık, kadınları rahiplik ve öteki kilise görevlerinden dışladı. Aynı zamanda, evlerinde kocalarına elpençe hizmet ederek kalmaları beklendi.
Tek ve oldukça gecikmiş olarak, dişi cinsiyete dinsel ayrıcalık, Ortaçağlarda serpilip gelişmeye başlayan Bakire Meryem inancıyla geldi. Cinsel ilişkiyle kirletilmemiş olan Meryem, oğlunu karnında taşıyarak Tanrının bir aracı gibi hizmet etmişti. Böylece Meryem, erkeğin kurtuluşuna ve Hawa'nın suçuna kısmen kefalet edilmesine yardım etmiştir. Müminlerin gözlerinde bu, kadına yeni bir saygınlık veriyordu. Kadınsı gizem şövalyece bir çehre ve görkemli bir aşkın keşfiyle daha büyüleyici oluyordu. Şiir ve şarkıda tro-bodorlar (Fransa ve İtalya'da, 11-13. yüzyıllarda yaşamış saz şairleri.) ve başka duygulu erkekler, hanımefendilerin büyük ölçüde ulaşılamaz, yaklaşılamazlığını ve soyluluklarının üstünlüklerini yücelttiler, övdüler. Oysa Bakire Meryem olsun, ortaçağ şairlerinin yücelttiği «soylu hanımefendiler» olsun, her ikisi de bağlılık, saflık, uygunluk, yani kadınlığın yalnızca edilgin görünüşünü simgelediler. Etkin, uyanık, duyarlı görünüş ise, kurbanının yaşam suyunu cinsel bakımdan doymak bilmez hayvan gibi emen, baştan çıkarıcı bir kadın imgesiyle temsil ediliyordu. Üstelik bu hayvansı yaratık, onları ebedi bir lanetlenmeye sürüklüyordu kuşkusuz. Burada yeniden uygun bir ideoloji sağlayan Kutsal Kitaba ve özellikle Eski Ahid'e (Tevrat'a) dönüyoruz. Hıristiyan kadın düşmanları, Ecclesiaste'ten şunu severek aktarıyorlardı. «Ve ben yüreği tuzak ve kötülüklerle dolu olan kadını ölümden daha acı buldum. Kim ki Tanrıyı sever, ondan uzak durmalıdır, ancak günahkâr olan onunla birlikte olur» (Ecel 7: 26).
Bu kadın korkusu, sonunda açık saldırganlığa ulaşan bir noktaya geldi. Gerçekte artan sayıda kadın doğrudan doğruya şeytanla birlikte olmakla suçlandı. Onlara, itiraf edene değin işkence yapıldı, sonra, büyücü kadın olarak yakıldı, asıldı ya da boğuldular. 1486'da Dominikan rahipler Jakob Sprenger ve Heinrich Kraemer, «Malleus Maleficarum» (Büyücü Kadınların Çekici) üzerine tezlerinde şu anlayışa yer verdiler: «Bir kadın dostluğun düşmanı, kaçınılmaz bir ceza zorunlu bir şeytan, doğal bir günah teşvikçisi değil de nedir? Doğru renklerle boyanmış, bir doğal şeytan. Kadınlar zekâca çocuklar gibidir. Bunun doğal nedeni, kadınların erkeklerden daha şehevi olmasıdır ve bir kaburga parçasından oluştuğundan beri ilk bu kusurla o, kusursuz bir hayvan olduğundan, kadın her zaman aldanır... Kadınların aynı zamanda bellekleri de zayıftır ve bunun disipline edilmemesi onlarda doğal bir kayıptır.» Birkaç yüzyıl içinde kadınların büyücü olduğu çılgınlığı Katolik olsun Protestan olsun, her iki inançtan türlü ülkelerde de şiddetli boyutlara ulaştı ve binlerce kadın bu damganın kurbanı oldu. Hıristiyan erkeğin kafasından çıkaramadığı büyücü kadın korkusu, Aydınlanma Çağına değin durmadı. (Aynı zamanda «Uyumculuk ve Sapkınlık»a bakınız.)
18. yüzyılın Aydınlanma filozof ve yazarları, kadın imgesini daha insaflı boyutlara indirmeye çabaladılar. Onlara göre, kadınlar ne tertemiz aziz ne de şeytansı baştan çıkarıcıydılar, yalnız oldukça hoş ve yararlı arkadaştılar. Aydınlanmacıların çok azı kadınların doğal olarak eşit olduklarını saymalarına karşın, yine de onlara hayranlık ve nezaket gösterilmesi için çabaladılar. Jean Jacques Rousseau, 1762'de yayınlanan Emil ya da Eğitim Üzerine adlı yapıtında, zamanın erkeklerinin felsefesini şöyle açıklıyordu: «Erkek güçlü ve etkin olmalı, kadınsa zayıf ve edilgin... Kadının, erkeğin değerlendirmesinin insafına kalmış olmasını doğanın kendisi buyurmuştur.»
Gerçek çalışmalar kadının ulaşacağından ötededir ve o tam bilimsel çalışmalarda başarı için ne doğruluğa ne de dikkatli bir titizliğe sahiptir... İnsanın koyduğu yasalardaki eşitsizlik, insanın yapmasından dolayı değildir, ya da herhalde o salt bir önyargı değil, bir şeyin nedeninin sonucudur. Açıktır ki kadın aklının bu görüşü özde daha önceki büyücü kadınlarınkin-den çok az farklıdır. Rousseau'nun «doğalı» ve «uslamlaması» bu büyücü kadınların Ortaçağda sahip olduklarından daha doğal ve akla uygun değildi.
Bu koşullarda erkekler, cinsel çift standarttan vazgeçmek için henüz mantıksal bir zeminlerinin olmadığını gördüler. James Boswell böyle bir düşünsel ortam içinde Samuel Johnson'un Yaşamı adlı yapıtında yeni bir tanım getirdi (1791). Zina üzerine görüşlerini açıklarken, ataerkil ve baba-soylu sisteminin katı, soru bile sorulamaz cinsinden bir savunusunu yaptı: «Suyun karışımı suçun özünü oluşturur; bu yüzden evliliğini çiğneyen bir kadın, o işi yapan erkekten daha çok suçludur.» Öte yandan, Dr. Johnson da, kadının cinsel gereksemesini daha az baskıcı kabul ettiğinden, sadakatli olmanın, kendileri için de daha kolay olduğuna inandı. Kadın, erkekten daha erdemli olmak zorundaydı çünkü, Boswell'in gösterdiği gibi, kadınlar, biz erkekler kadar günaha teşvik edilmezdi ve onların her zaman erdemli arkadaşlarla yaşayabileceğini, erkeklerinse dünyada rastgele şeylere karışabileceğim söyleyerek, kadınlara da yol gösteriyordu sözde.
Kuşkusuz, Dr. Johnson gerçek bir burjuvaydı ve kadınların günah teşvikçiliği, eksikliği için getirdiği anlayış o zamanda bir dereceye kadar gerçekti. Yükselen burjuvazi, giderek çoğalan karılarını ve kızlarını, dışarının büyüyen etkenden korumak için eve kilitledi. Dolayısıyla aile yaşamı daha yakın ve özel oldu. Dışarıdakilerden, ailelerin özel işlerine ve evin kutsallığına saygı göstermeleri isteniyordu. Sonuç olarak, kadınlar her zamankinden daha bağımlı ve evcimen oldular.
Gerçekte gelecek yüzyılda, onların yaşamları, sık sık küçük (dar kafalı) beyinli, yetersiz ve tutku yoksunu olma izlenimi verecek denli bir sınırlama içerisine girdi. Böylece, kadına yakıştırılan ilk imgelerin tam tersi bir durumda, kadının erkekten daha az «şehevi» sayıldığı bir noktaya gelindi sonunda. Yalanlama korkusu olmaksızın, Viktorya Çağı İngiltere'si seks uzmanlarından Sir William Actor, bu yüzden, «Üreme Organlarının İşlevi ve Düzensizlikleri» (1879) adlı çalışmasında, erkek okuyucularına, «Kadınların çoğunluğunun (toplum için sevindirici) herhangi bir cinsel duyguyla başlarının fazla dertte olmadığını» temin ediyordu. Actor; en iyi anneler, kadınlar ve ev yöneticileri, cinsel düşkünlük üzerine çok az şey bilir ya da hiçbir şey bilmezler. Ev, çocuk sevgisi ve ev işleri, kadınların tek tutkusudur diye açıklamalarını sürdürüyordu.
Yalnız Viktorya erkeği değil, aynı zamanda birçok kadının bu bilimsel görüşü doğru olarak kabul ettiğine hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Kadınlar bu basmakalıplığı kendilerine tümüyle uygun görmeselerdi, kendilerinde bir kusur bulacaklar ve bunu düzeltmeye uğraşacaklar ya da en azından bunu gözleyeceklerdi. Bu baskı ve bunun sonucunda ortaya çıkan kendi-kendine baskı, aynı zamanda kadınların çoğunun mutsuz ve hatta yüzyılın sonuna doğru önemli sayıda dişi isterisinin kanıtı olarak hasta olmalarına yol açtı. Oysa bu cinsel kürenin dışında olan bazı orta sınıf kadınları istemlerini daha uzun zaman sürdürdüler.
1789 Fransız Devrimi, tam resmi eşitlik için kadınların umutlarını artırdı. Sonradan bu umutlar hızla küllenmeye başlamasına karşın, birtakım feminist kadınların oy hakkı için savaşımları devam etmiştir. Zaten Avrupa ve Amerika'da, Actor zamanında kadınların oy kullanma hakkı için kavgaları iyi bir yoldaydı. Bu konuda etkinlik gösteren kadınların çoğu, cinsel bakımdan «uygun» ve saygıdeğer idi. Ama artık onlar da ev işlerine boyun eğmiyorlardı. Üstelik yalnız değildiler. Gittikçe artan sayıda kadın siyasal bir bilinç geliştirirken, aşağı görüldükleri oranda gücenmeyi ve karşı koymayı öğrendiler.
Bu onlara yalnızca toplumsal bir ayrımı değil, aynı zamanda cinsel çift standardı da yıkmaları gerektiğini ve erkek ile kadının, bu değişiklikle daha iyi anlaşacaklarını gösterdi. Kısacası, tam özgürleşme sağlanana değin siyasal, ekonomik ve cinsel ahlakın kadın için bir gerçek olamayacağını görmeye başladılar. Böylece cinsel eşitsizliğe karşı kavga, tam bir insancıl toplum yaratma kavgasına dönüştü. Kadınlar, kendilerini özgürleştirerek aynı zamanda baskı yapanları da özgürleştireceklerdir. Bu temel feminist inanç, yüzyıllar boyunca tekrar tekrar açıklandı, propagandası yapıldı, ancak belki de en iyi ilk özetlemeyi, 19. yüzyılda, «kadınların özgürleşmesinin ölçüsü, genel özgürleşimin doğal ölçüsüdür» diyen Fransız toplumcu ütopisti Charles Fourier yaptı.
KAYNAKLAR
Abadan Unat, Nermin (derleyen) Türk Toplumunda Kadın genişletilmiş ikinci bası, Araştırma,
Eğitim, Ekin Yayınları İstanbul, 1982
Arat, Necla, Kadın Sorunu, istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi yayını No. 2776 İstanbul,
1980
Caporal, Bernard, Kemalizmde ve Kemalizm Sonrasında Türk Kadını, Türkiye İş Bankası Kültür
Yayınları Ankara, 1982
Tekeli, Şirin, Kadınlar ve Siyasal Toplumsal Hayat, Birikim Yayınları, İstanbul, 1982
- 12/06/2009 17:53 - TÜRKİYE'de Kadın Hareketleri
- 12/06/2009 17:50 - Kadınların Günümüz Dünyasındaki Yeri
- 12/06/2009 17:36 - Kadın Özgürlüğü
- 12/06/2009 17:32 - Cinsellik ve Cinsiyet
- 12/06/2009 17:16 - Erkeğin ve Kadının Toplumsal Rolleri
- 12/06/2009 17:10 - Cinsellik Ve Toplum
- 12/06/2009 17:04 - Avrupa'da Feminizmin Doğuşu
- 20/03/2009 21:25 - ABD'de Feminist Hareket

















