Bu kitabın başlarında, insanın cinsel davranışının gelişmesini tartışırken, kişinin fiziksel cinsiyeti (vücudun dişi ya da erkek karakteristikleri) cinsel rolü (erkek ya da dişi olarak toplumsal rolü) ve cinsel yönelimi (erkek ya da dişi cinsel eşleri tercih) arasına bir ayrım getiriyorduk.
Aynı zamanda, biz insanların «fiziksel cinsiyetlerinin» erkeklik ya da dişiliğe, onların «cinsel rollerinin» erkeksi ya da kadınsılığa ve «cinsel yönelim» teriminin karşıcinsellik ya da eşcinselliklerine ait olduğunu açıklamıştık. Şimdi kadınlarla ilgili olarak ilk iki kavram üzerinde yoğunlaşacağız. (Her üçü üzerine ayrıntılı bir tartışma için «Cinsel Davranışın Gelişmesi» başlıklı konunun girişine bakınız.)
Birinci tartışmamızda, fiziksel cinsiyet ve cinsel rollerin her zaman kusursuz bir düzenleme içinde olmadığını gördük: Bir kişi pekâlâ erkek ve kadınsı, ya da kadın ve erkeksi olabilir. Bundan başka, biz fiziksel cinsiyet ve cinsel rollerinin ölçü konusu olduğunu da gördük: İnsanlar, karşılaştıkları belirli fiziksel ölçütlerin derecesine göre dişi ya da erkektirler. İnsanlar,
belirli kültürel basmakalıplıklara karakter ve davranışlarının uygunluğu ölçüsünde erkeksi ya da kadınsıdır. İnsanların fiziksel cinsiyetinin belirlenmesinde, yani onların erkekliği ya da kadınlığı söz konusu olduğunda, vücutlarını gözden geçirdik; insanların cinsel rollerinin belirlenmesinde; yani erkeksiliği ya da kadınsılığı, tutumlarını ve bunları ifade biçimlerini gözden geçirdik. Bir kere, fiziksel cinsiyet ve cinsel rol kavramları arasındaki temel farkı kavradık, bir erkek ya da kadın olmanın karmaşıklığını kavramaya doğru ilk adımı attık. Ancak, bu ilk adım kesinlikle yeterli değildir. Gerçekte, konuyu iyice kavramak istiyorsak, şimdi bunlar arasında başka bir ayrım belirlememiz gerek: «Cinsel Rol» ve «Cinsel Kimlik». «Cinsel Rolü» kadın ya da erkeğin toplumsal rolü olarak oldukça geniş bir biçimde ele almıştık. Yani, insanların erkeksiliği ya da kadınsılığının gösterilmesi yolunda... Şimdi bunun aşırı basitleştirilmiş olduğunu kabul etmeliyiz. Çünkü, kişi herhangi bir toplumsal role en azından iki bakış açısıyla yaklaşabilir: Rol alanlar, öbürlerine nasıl göründükleri ve kendilerine nasıl göründüklerine göre yargılanabilirler. Aslında insanlar bunu inanarak da inanmaksızın da yapabilirler, rolleriyle özdeşleşebilir ya da özdeşleşmeyebilirler.
Aynı zamanda, bu cinsel rolün gerçeğidir. Örneğin, erkek bedenli çocuklardan erkeksi bir rol oynamaları beklenir, onlar da çoğu kez bu rolü seve seve yerine getirirler. Bununla birlikte, bazı durumlarda bu rolün dış görünüşüne karşın bir çocuğun gizlice kadınsı bir rolle özdeşleşerek, yüzeysel, yarı-yürekten bir performansla yapılması da olasıdır. Gerçekte, uzun bir süre içinde bu kadınsılıkla özdeşleşme, erkeksi davranış ve fiziksel erkek özelliklerinin her ikisinin de sözde bir cinsiyet değişimine gönüllü bir biçimde kendilerini koyvermelerinde olduğu gibi, kendisini oldukça güçlü bir şekilde gösterebilir. Başlangıçtan sonra, «oğlanın» bir kız olarak yetiştirilmesinin daha iyi olacağı açıklığa kavuşmuş olabilir. (Bkz. «Transseksüe-lizm») Bereket versin, bu tür durumlar seyrek olarak karşımıza çıkar, ancak bunlar insanların cinselliklerinin nihai ölçütünün ne fiziksel koşullar ne de onların açık davranışı olmadığı, bunun yalnızca kendi özdeşleşmesine bağlı olduğunu gösteriyor: Bu yüzden, «cinsellik» hakkında konuştuğumuz zaman, iki farklı görünüşü ayırt etmemiz gereklidir. Cinsel rol (erkek ya da dişi olarak toplumsal rolü) ve cinsel kimlik (erkek ya da dişi olarak özdeşleşmesi - kimliği).

KARŞI CİNSİN ELBİSELERİNİ GİYENLERE TARİHTEN ÖRNEKLER
Eski Yunan şairi Homer, büyük kahraman Akhilles'in, Truva savaşları sırasında kadın elbiseleri giydiği ve bir kız gibi yetiştirildiğini yazar. Oysa biz aynı zamanda buna ek olarak başka birçok tarihsel kişilerin de karşıcinsin elbiselerini giyindiğini biliyoruz. Karşıelbise giyenlere, örnekler dizisi pagon dönemi Roma imparatoru Heliogabulus'tan (3. yüzyıl), Christian abbe de Cnaisy'ye (17. yüzyıl) ve bir köylü kızı olan Jeanne D'Arc'tan (15. yüzyıl) isveç Kraliçesi Chhstine'e (17. yüzyıl) uzanır. Tüm bu erkek ve kadınların davranışlarının aynı güdülenme-ler göstereceği varsayılmamalıdır. Üstelik onları «transvestitler» olarak tanımlamak da, olayı aşırı basitleştirmek olacaktır. Gerçekte onların bazıları belki de transseksüeldi ve başkaları çevresinin büyük şaşkınlıklara düşmesinden, ya da cinsel olmayan nedenlerle, karşıcinsin giyim biçimini kabul etmekten hoşnutluk duyuyorlardı. Bazıları da bu karşıcinsten olanların elbiselerini giymeyi geçici olarak uyguladılar ve sonunda bunu tümden bıraktılar.
(Yukarıda solda) Cornbury Lordu Edward Hyde, New York ve New Jersey sömürge valisi. Biyoloik olarak erkekti ama kadın giysileri kullanmaktan ve hatta halk içinde bile kadın giysileriyle görünmekten hoşlanırdı. Burada görülen portresi, çağdaşlarının hoşgörüsüne ve kendisinin utangaçlığına bir kanıttır.
(Yukarıda sağda) George Sand (Lucille Aurore Dugin), 19. yüzyıl ünlü Fransız yazarı, biyolojik olarak kadındı, ancak bir erkek adı kullandı ve erkek kılığıyla göründü. Bir süre bu yaşam biçiminden büyük zevk aldı ama sonunda daha uygunca bir yaşam biçimini benimsedi.
(Aşağıda) Şövalye d'Eon, 18. yüzyıl Fransız diplomatlarından ve saygın bir şövalye. Biyolojik olarak erkek cinsiyetliydi, ancak uzun kariyeri süresince erkeksi ve kadınsı roller arasında birkaç kez değişiklikler gösterdi. Solda bir erkek gibi yaşarken, sağda ise bir kadın gibiyken. Ne var ki şövalye her iki cinsel rolde de şövalyeliği elden bırakmadı.

Kuşkusuz, çoğu bireylerin cinsel rolü ve cinsel kimliği birbirine uyar. Böylece, örneğin çoğu kadın, yalnız kadınsı bir rol oynamakla kalmaz, aynı zamanda bu rolü gerçekten kendileri için yaparlar. Yine yalnızca kadınsı nitelikler geliştirmek ve göstermekle kalmayıp, aynı zamanda bu niteliklerin «kendi gerçeklerinin» gerçek bir dışavurumu olduğunu kabul ederler.
Kadınların çoğu, kuşkusuz kadınsılıklarını sakatlanmış ve sınırlanmış olarak yaşayabilir ve kadınsılığın tanımını derinleştirmeye çabalayabilirler; ancak ilke olarak kadınsılığı kabul etmedikleri anlamına gelmez bu. Onlar rolleriyle özdeşleşir ve bu rollerini her açıdan görmek isterler. Gerçek cinsel kimliğine kavuşmuş kadınların sorunlu olanlarına seyrek rastlanır. Bu yüzden, genelde kadını etkileyen toplumsal sorunlar hakkında konuştuğumuz zaman, cinsiyet ve cinselliğin genişlemiş kavramları üzerine yoğunlaşarak, kimlik ve rol arasındaki karşılıklı ilişkiyi gözardı edebiliriz çok kere.
Görüldüğü gibi «cinsiyet» biyolojik, cinsellik ise psikolojik ve kültürel bir terimdir. Cinsiyet, üzerine cinselliğin yapılandırıldığı bir temeldir. Bebekler doğunca, cinsiyeti, dış cinsel organlarına bakılarak çabucak belirlenir, hemen sonra da cinsel rolleri başlar. Başlangıçta anababaların farklı yaklaşımları, okşamaları, cezalandırmaları, oyunları, oyuncakları, giysiler, saç biçimleri, kitapları, mobilyaları, mücevherleri ve benzeri nesneler, oğlanlar ve kızlar arasındaki cinsel farklılığı yavaş yavaş artırır. Akrabalar, arkadaşlar, oyun arkadaşları, dadıları, hemşireleri ve öğretmenleri, verilen bu farklılıkları kendi örnekleriyle, ne zaman ortaya koyabileceklerini bir kez daha vurgulayarak gösterirler. Böylece, birkaç yıl içinde çocuklar yalnız erkek ya da kadın olarak bir kimlik kazanmakla kalmayıp aynı zamanda «uygun» bir kadınsı ya da erkeksi davranış benimserler. Özcesi, insanlar kendi cinsel kimlik ve rollerinde herhangi bir akılcı seçme ve denetimden geçmeden önce onları da denemeye başlayabilirler. Yani onların cinsel kimlik ve rolleri, cinsiyetlerine «benzeştirilir» ve zamanla bu sürekli hale gelir. (Ayrıntılar için «Cinsel Davranışın Gelişimi», «Bebeklik ve Çocukluk»a bakınız.)
Kuramda, iki cins arasındaki fark herhangi bir sorun yaratmaz ve hatta bu bir sevinç kaynağı olabilir, ancak artık gittikçe artan sayıda insan, ne yazık ki, pratikte çoğu kez adaletsizliğin, eşitsizliğin bir yansıması olarak anlamaya başlıyor bunu. Bizim de içinde bulunduğumuz çoğu toplumlarda, kadına erkekten daha aşağı bir statü veriyor ve kadınsı niteliklere, erkeksilerden daha az saygı gösteriyorlar. İşte bu yüzden kadınların cinsiyeti bir aşağılanma belirtisi oluyor. Öte yandan, erkekler ise, erkeksiliklerini statülerinin bir güvencesi olarak algılıyorlar. Bu, cinsiyetin aynı zamanda toplumsal güç ve güçsüzlük sorunuyla ilgili olduğu anlamına geliyor. Son çözümlemede, bu olay, siyasal bir sorun olarak çıkıyor karşımıza.
Bu yüzden, çağdaş feminist hareket uzun zamandır kadınların resmi ve özel, genelde her işe katılmaları ve kadınların siyasal eğitimi üzerinde özellikle duruyor. Ayrıca kadınlar, öteki siyasal ve resmi haklarla birlikte kadınlara oy verme hakkı tanınması için savaşım veriyorlar; buradan kalkarak, cinsiyetler arasındaki güç degnesinin düzenlenmesi umudunu taşıyorlar. Dahası, aynı zamanda feministler, bir kere eşit haklar sağladıklarında, birçok yönlerden eşit görüneceklerini tartışıyorlar uzun zamandır. Kuşkusuz, belli cinsiyet farklılıkları her zaman kalır, ancak şimdiki cinsel farklılıkları daha bir vuurgulanabilir. Hatta, farklılıklardan herhangi birinin bırakılıp bırakılmadığının görülmesi de oldukça ilginç olacaktır.
Temel biyolojik olgular tartışılmaz: Çocuklara yalnızca kadınlar dayanabilir, bakabilir ve ortalama olarak erkekler, kadınlardan daha cüsseli, güçlü ve daha hızlıdır. Aynı zamanda yetişkin bir erkek vücudu, yetişkin bir kadından daha fazla androjen içerir. Ancak insanlar hiçbir zaman bu basit olgularla yetinmezler. Onlar her zaman bu olguların psikolojik anlamları üzerine varılan sonuçlandırmalara yönelirler. Böylece toplumumuzda kadın özelliklerinin zayıflık, duygusallık, edilginlik, tepisellik, uysallık; erkek özelliklerinin ise etkinlik, saldırganlık, güçlülük, kendine egemenlik ve akılcılık olduğu biçiminde bir görüş çıkar. Bu nedenle; erkeklerin daha iyi dövüşçü, ağır araçları kullanıcı, ağır şeyleri kaldırıcı, teknik sorunları çözücü ve soyut düşünmeye eğilimli oldukları kabul edilir. Kadınların ise çocuk yetiştirme ve eğitiminde, küçük ince aletler kullanmada, dekorasyon ve iletişim alanlarında üstün oldukları söylenir. Bunların tümü önemli ölçüde kuşku duyulabilir genellemelerdir, ancak gerçek olarak kabul etsek ile günümüzde toplumsal durum ve biyolojik mirası bunların yansıtıp yansıtamadığını söylemenin gerçekten olası görünmediğini anlamamız gerekir.
Aslında erkek ve dişiler arasındaki ayrımın doğumdan başladığı belirtilir ve bu ayrım devam ettiği sürece, onların «karıştırılmamış» özellikleri bir varsayım olmaktan öteye gidemez.
Herhalde bu arada antropologlar bazı toplumlarda erkeksi ve kadınsı rollerin bizim toplumumuzda görülenin hemen hemen tersine olduğunu bulmuş ve tanımlamışlardır. Yani kadının kavgacı, evinin erkeği gibi her şeyi sağlayan, erkeğin de halim selim bir ev kadını gibi görünmesi. (Örnekler için, Margaret Mead'in «Üç İlkel Toplumda Seks ve Mizaç» adlı çalışmasına bakınız 1933). Bundan başka bu roller, kadınların ağır işlere koşulduğu (su taşımak, ağır şeyler götürmek), gelişmekte olan ülkelerde de gözlenmiştir. Aynı zamanda bu bağlamda kadınların çoğu toprağı işleyip, balık tutarken, erkeklerin de kendilerine daha kolay işleri buldukları görülmüştür.
Bir yandan kadınların «zayıf cinsiyet» olduğunu ilan edip, öte yandan tüm ağır işleri kadınların ve kızların yapmasına izin veren erkeklerin, bu tutumlarına hayret etmemek elde değil. Güç ilişkilerinin mantıksal bir anlamı olması gerekmiyor. Onlar aklı uyanık tutmadığından, bir sonuca ulaşmıyorlar. Aslında eski Roma'nın zengin yurttaşları, çocuklarının eğitimini, aşağı sınıftan görmelerine karşın, kölelere emanet etmekte duraksamıyorlardı, hatta daha yakın zamanlarda Avrupa monarşileri, ülkelerinin yönetimine yardım etmeleri ve aristokratik yönetimin üstünlüğünü göstermek için aşağı sınıftan adamlar kullanıyorlardı. Tam mantıksal bir bakış açısından, herhangi bir cinsel rol ayrımını doğrulamak ya da bunun çok yaygın biçimde benimsenişini açıklamak zordur. Kişi yalnızca ayrımın varolduğu olgusunu ve bu bakış açısının da, çok kere kadınların boyun eğmeleri ve iftira konusu olmalarını ima ettiğini görüyor.
Sırasıyla, erkeğin ayrıcalığı ve kadının boyun eğmesi, erkeksi ve kadınsı özelliklerin her ikisini de bozar. Birçok erkekte, tüm hareketlerini sınırlayan ve erkeksiliğini renklendiren tutucu, heyecanlı bir kibir gelişir.
Başkalarını tehdit edip alaya alıyor görünen bu sağlıksız tutum, belki de en iyi İspanyolca «maşizmo» sözcüğüyle tanımlanır, (macho: erkek anlamına geliyor). Öte yandan, kadınlar, çift cinsel standardın adaletsizliğine maruz kalmak ve tüm etkinliklerini ellerinden alan yalancı bir saf kadınlık ülküsünü yaşatmak zorunda kalıyorlar.
KAYNAKLAR
Abadan Unat, Nermin (derleyen) Türk Toplumunda Kadın genişletilmiş ikinci bası, Araştırma,
Eğitim, Ekin Yayınları İstanbul, 1982
Arat, Necla, Kadın Sorunu, istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi yayını No. 2776 İstanbul,
1980
Caporal, Bernard, Kemalizmde ve Kemalizm Sonrasında Türk Kadını, Türkiye İş Bankası Kültür
Yayınları Ankara, 1982
Tekeli, Şirin, Kadınlar ve Siyasal Toplumsal Hayat, Birikim Yayınları, İstanbul, 1982




















