Birçok kadın bu eşitsiz konumları sessiz sedasız kabul etti. Ancak siyasal yaşama derin ilgi duyan ve kendilerinin süregiden dışlanmalarına karşı duyumsuzluğu gittikçe artan kadınlar da vardı. Buna karşın erkekler tarafından tartışılmakta olan, Aydınlanma Çağı ile birlikte filizlenen kurtuluş, eşitlik ve demokrasi düşünceleri, ilerici kadınlar arasında geniş bir yankıya yol açtı.
Amerikan sömürgeleri, İngiliz Kraliyet tacına bağımlılıktan kurtulmak için hazırlanmaya başladığında, doğal olarak cinsel eşitlik için kadınların umutlarında da büyük bir yükselme gösterdi.
Bu dönemde bir kadın, yalnız konuşmalarıyla değil, kocasına yazdığı düşünceleriyle de dikkat çekti: Abigail Adams. (Kocası John Adams, daha sonra ABD'nin ikinci Cumhurbaşkanı seçilecektir.)
Abigail Adams, 1776 ilkbaharında kocasına şunları yazdı: «Uzun zamandır senin bağımsızlık ilan etmeni bekliyorum. Söz aramızda, çıkarmak zorunda kalacağın yeni yasalarda kadınları unutmayacağını ve onlara karşı atalarından daha cömert ve hoşgörülü olacağını umuyorum. Kocaların eline sınırsız güçler verme. Ellerinden gelseydi tüm erkeklerin zorba olacaklarını anımsa. Bayanlara özel bir dikkat ve değer verilmezse, onları isyana teşvik etmeye başlayabiliriz ve bunun için, sesimizi duyurmayan ya da bizlerin temsilcisi olmayan bir yasayla kendimizi sınırlayacak değiliz.»
Ne var ki, John Adams karısının dileklerini çarçabuk ve pek açık bir dille reddetti: «Senin özgün yasalarına gülmekten başka bir şey yapamam. Erkeklerin kurduğu sistemleri kaldırmayı daha iyi bildiğimizden kuşkun olmasın. Erkeklerin tam iktidarda olmalarına karşın kuramda daha az güçleri olduğunu biliyorsun... Pratikte buyruk altında olduğumuzu da biliyorsun. Bizde yalnız başkan var ve bundan vazgeçmemiz bizi tümüyle kırmızı ceketlilerin despotizmine götürecektir. General Washington ve tüm yürekli kahramanlarımızın dövüşeceğini ümit ederim.»
Katı inançlar temelinde olmasına karşın, bu yanıt içten değildi kuşkusuz. Gerçekte başkanın adı ardına sığınılarak, yalnızca açık bir aşağısama tutumu alınmıştı. Abigail'in zekâsına karşı. Adams'in kendi tutumunun gerçek nedenini John Sullivan adında bir adama yazdığı ve yalnızca mülk sahiplerinin oy hakkı olması gerektiğinden söz eden bir mektubunda açığa vurması yeterince ilginç görünüyor. O günlerde az sayıda kadının mülk sahibi olmasından beri, ekonomik bakımdan bağımlı başka kişilerle birlikte onlar da oy hakkından yoksun bırakıldı. Kısacası, John Adams'in da iyi anladığı gibi, karısıyla tartışmayı başarmamak değildi sorun; kadınların ezilmesinin altında ekonomik nedenler yatıyordu.
Herhalde, ABD kurulur kurulmaz kadınlar ve köleler de siyasal haklarını kullanmaksızın anayasası kabul edildi. Yeni dünyaya hayran kalıp çalışmaya gelen Avrupalı kadınlar, eski cinsiyet ayrımları ve kölelik gerçekliğiyle karşılaştıkları zaman o coşkulu havalarının erimekte olduğunu gördüler. Örneğin 1820 yılında yayımladığı Amerikan Toplumunun Görünümü ve
İLK FEMİNİSTLER
Kadınlar eşit haklar uğruna uzun zamandır mücadele etmektedir. Ancak öyle bir amaçtır ki, bugüne değin henüz ulaşılamamıştır. Burada ünlü ilk Feministler gösterilmiştir.
Durumu adlı kitabıyla tanınan İskoç yazarı Frances Wright, sonunda ABD'ye yerleşip kölelerin özgürlüğü, kadınların özgürleşmesi ve kent yoksullarının hakları için etkin biçimde savaşım kararı alanlardan biriydi.
Aydınlanma döneminin geleneğiyle F. Wright, ABD'de dinsel içerikli bir yeniden uyanış başladığında, bu durumu insanlığın ilerlemesine karşıt ve gerici bularak karşı koymuştur buna. Wright'in toplumsal çabaları ve kişi zekâsı kendisine birçok düşman kazandırmakla birikte, eleştirilerinin daha sonra doğru olduğu kabul edilmiştir. İngiliz yazarı Harriet Martineau, Amerikan Toplumu'nda (1837) Yeni Dünya'da yaşamın algısal bir tanımını sundu. Ancak köleliğin kaldırılmasını desteklediğinden, zaman zaman ABD'ye yaptığı gezilerinde canından olmamak için kendini korumak zorunda kaldı.
Döneminde çok övülmüş olan 19. Yüzyılda Kadın (1845) adlı yapıtın yazarı Amerikalı Margaret Fuller de aynı zamanda cinsel eşitsizlik ve ekonomik haksızlıklara karşı savaşıma girişti.
1820 ve 30'larda çeşitli dinsel ve ahlaksal reform hareketleri, Amerikalı kadının giderek ilgisini çekmiştir. Eğitim, barış, içkinin yasaklanması ve köleliğin kaldırılması, Amerikan Hıristiyanlığının, kadınlara sunduğu ilk olumlu toplumsal kazanımlardı. Sonraki yıllarda bu genel reform hareketi gelişti ve sonunda kadının oy kullanmasını da içeren yeni bir savaşın görünümüne büründü. İçki yasağı konması, kocaları tüm ailenin gelirini içkide tükettiğinden, kadınların özel olarak ilgisini çekiyordu. Zaten bunu engelleyecek herhangi bir resmi yasa da yoktu. Çocukların ve kendilerinin bağımlı konumundan dolayı kadınlar, böyle bir durum karşısında korunmasız kalıyorlardı. Köleliğin kaldırılmasına duyulan ilgi ise, öteki insanların durumunu düşünmek, onlara yardım etmek düşüncesinden kaynaklanıyordu gerçekte. Öte yandan, köleliğin kaldırılması hareketinin önde gelenlerinin çoğunu orta sınıftan beyaz kadınlar oluşturmasına karşın, Sojourner Truth ve Harri-et Tubman gibi zenci kadınlar da ön saflarda yer almıştı.
Köleliğin kaldırılması için mücadele eden en iyi savaşçılardan ikisi Angelina ve Sarah Grimke kardeşlerdi. Doğdukları Güney Carolina'da köleliği yakından tanımışlardı. Kuzeye hareketlerinden hemen sonra bu mücadelenin içinde yer alıp köleliğe karşı konuşmalar yapıp yazılar yazdılar. 1838'de Angelina Grimke Massachusetts Meclisinin önünde köleliğe karşı yaptığı konuşmasıyla aynı zamanda kadınların yurttaşlık haklarını açıklarken, Amerikan Meclisinde konuşma yapan ilk kadın unvanını da aldı.
Köleliğin kaldırılması mücadelesinin öbür iki önemli kadın kahramanı -ki bir süre sonra feminist hareket saflarında görüleceklerdir- Lucretia Mott ve Elizabet Cady Stanton'dur. Onlar bu olaylar içerisindeyken cinsel ayrımın ne denli etkili olduğunu görünce, buradan aldıkları ders ve esinle tarihin bilinen ilk Kadın Hakları Konvensiyonu'nu örgütlediler (1848). Bu konvensiyonda (Seneca Falls) Amerikan Bağımsızlık Bildirgesinden esinlenen: «Biz bu gerçekleri; tüm erkekler ve kadınların eşit yaratıldığını ve onlara yaratıcıları tarafından aralarında yaşam, özgürlük ve mutluluk peşinde koşmanın yer aldığı başkasına devredilemez haklar verildiğini, açıkça bilinmesi için koruyoruz,» diye açıklayan bir Düşünceler Bildirgesi geçti. Belgelerde sonra, yönetim biçimini değiştirilmesinin de bir hak olduğunu aktarılarak: «İnsanlık tarihinin kadına karşı, kadın üzerinde mutlak bir diktatörlük kurmanın doğrudan araçlarına sahip olan erkeğin süregelen bir incitme ve gasp tarihi olduğu» belirtiliyordu.
Seneca Falls Konvensiyonunda, aynı zamanda, talep edilen resmi ve eğitsel reformları, ortaya çıkan bir dizi sorunların cinsel çift standart sonucu olduğu kabul edildi. Nihayet, oy verme hakkının da bu ülke kadınlarının korunması gereken kutsal bir görevi olduğu biçiminde bir sonuca varıldı.
Başta rahipler ve erkek gazeteciler olmak üzere, tüm ülke çapında bu taleplere karşı kampanyalar açılıp alay konusu edildi. Üstelik bu sıralarda kadınların bu hareketinin önemini kavrayıp onu destekleyen insan sayısı da azdı. Az sayıda insan-arasında yer alanlardan birisi de, kadın hakları toplantılarında konuk konuşmacı olarak bulunan ve gazetesinde feministleri alkışlayan büyük zenci kölelik aleyhtarı Frederick Douglass idi. Kadınlar kendilerine yönelen bu düşmanca tutuma karşı kahramanca direndiler ve haklarını savunmada ödün vermediler. Bu uğraş içinde Elizabeth Cady Stanton kendine yakın bir dost buldu. O dost, yorulmak bilmez çalışması, taktik ustalığıyla düşmanlarının bile övgüsünü kazanan kadın haklarının Napolyonu şanı verilen Susan B. Anthoy idi. Bu iki korkusuz kadının deneyimi ve fikirleri, kendilerinin birlikte bastırdığı kapsamlı Kadınların Oy Kullanma Hakları Tarihinde haleflerinin yararlanacağı değerli bir çalışma haline geldi (1881-86).
Amerikan İç Savaşı (1861 - 1865) kadın hareketini geçici bir duraklama içine soktu, ancak kölelik kaldırılınca kadınların taleplerini duyurabilmek için ellerine bir olanak geçmiş oldu. Gerçekte, siyah erkekler için istenilen oy verme hakkıyla birlikte kendilerine de oy hakkı verilmesinde bazı haklı nedenler kazanmış oluyorlardı. Bununla birlikte, bu umut bir süre sonra suya düştü. Kadınlara defalarca beklemeleri gerektiği, bir de kendi haklarını ortaya atıp siyahların mücadelesini baltalayacakları gerekçesiyle geri durmaları istendi. Bu iyi niyetle ona dargörüşlü tartışma kadın hareketinde bir bölünmeye yol açtı. Üstelik bu durum onun yıllarca etkisinin azalmasını beraberinde getirmişti. Daha kötüsü de, önce Anayasa'da erkekler gibi oy hakkına sahip oldukları belirtilirken, 1868'de yapılan bir değişiklikle çok ciddi bir geridönüş deneyimi geçirdiler.
Bütün bunlara karşın, birkaç alanda dikkate değer ilerlemeler oldu. Artık kadınlar da yüksek eğitime kabul edilmeye başlandı. 1830'larda kadın yüksekokulları kuruldu ve 1860 başlarında-bazı yüksekokul ve üniversiteler karma eğitime geçti. Örneğin ABD'de ilk kez bir kadın, Elizabeth Blackwell tıp diploması aldı. Elizabeth ve kızkardeşi Emily, kadınlar için tıp üzerine bir kitap yazdı (1860) ve onlar bu çalışmalarıyla birçok genç kızın tıp ya da başka alanlarda yükseköğrenim görmesini teşvik etmiş oluyordu. Feministler, aynı zamanda giysi konusunda reform, fahişeliğe karşı mücadele, daha iyi çalışma koşulları ve yüksek ücret, çocuk işçiler sorunu, sendikalaşmak ve cinsel özgürlüklerle ilgilenmeye başladılar. Bu sorunların bazıları oy verme mücadelesinden daha etkili ve çarpıcı oldu, ancak sorunların geniş yankı uyandırması bu tartışmada birçok kadının daha dikkatli bir tutum izlemesine yol açtı. Bir yandan da bazı «radikal» feministler daha etkin bir mücadele vermeye başladı. Nitekim 1871'in başlarında, Victoria Woodhull hâlâ etkin bir biçimde görülen cinsel çift standartı eleştirip karşı çıkarken, «serbest aşkın» devredilemez anayasal ve doğal bir «hak» olduğunu savundu. Emma Goldman ve ondan sonra Margaret Sanger, doğum kontrolü kampanyası içinde yer aldılar. Perkins Gilman Kadınlar ve Ekonomiler adlı yapıtında, kadınlar üzerindeki baskıları birçok açıdan ele aldı (1898). Bu oldukça tutulan kitapta başta politik özgürlük anahtar olmak üzere, kadınlar için ekonomik eşitlik talep ediliyor ve varolan aile yapısı eleştiriliyordu.
Artık herkes şunu açıkça anlamıştı: Yüzyıl içinde ABD derin bir dönüşüme uğramış, serbest yerleşmecilerin bir tarım ülkesinden milyonlarca yeni, yoksul göçmenleriyle geniş bir kent ve sanayi toplumu ile toplumsal sorunları olan koca bir ülkeye dönüşmüştü. Ayrıca bu sorunlara kadınların yurttaşlık haklarından yoksun bırakılması ve boyun eğişleri de ekleniyordu. Aslında benzer sorunları yaşamış başka ülkeler sonunda düzeltici bir harekete girişti. Yeni Zelanda 1893'de, Finlandiya 1906'da kadınlara oy hakkı verdi. Birinci Dünya Savaşının ortaya çıkardığı toplumsal sorunlar içerisinde kadınlar bazı ülkelerde yeni haklar almaya devam etti. Nitekim Norveç ve Sovyetler Birliğinde (1917) kadınların oy kullanma hakkı devletin güvencesine alındı. Bu belli bir düzeyde İngiltere'de de sağlandı (1918). Bu uygulamaları 1919'da Almanya izledi. Koşullara göre, ABD'de kadınların oy kullanma hakları bir eksiklik olarak duyulmaya başlandı. Bunun sonucu olarak 1920'de Anayasa'da yapılan 19 değişiklikle birlikte kadınlara oy kullanma hakkı verildi. Bu duruma gelinmesinde 7 yıldır yoğunlaşan mücadelenin önemli bir payı vardı. Bununla birlikte, feministlerin de iyi bildiği gibi cinsel ayrım daha ince ve hatta hâlâ açık başka biçimlerde sürüp gittiğinden, ulaşılan aşama yeterli olamazdı. Eşit işe eşitsiz ödeme, kadınların etkili yerlerden uzaklaştırılması ve sayısız resmi kısıtlamalar, Amerikan yaşamında kadınların eşit fırsatlara sahip olduğunu pek göstermiyordu. Kadınların ekonomik bakımdan sömürülmelerine son verilmesi, bunu kadınların gerçekleştirebilmesinden uzak bir konuydu. Bu nedenle feminist hareket daha çok analık ve bebek bakımı, doğum kontrolü, koruyucu iş yasalarının çıkartılması ve devletin daha adil bir iş düzenlemesi yapması konusunda yoğunlaştırdı çabasını. Bu çabalar sonucunda feministler «aldatılmış bolşevikler» ve «komünist eylemciler» olarak nitelendirildiler kurulu günlerce. Arkasından, bir «kötü kızıl leke» hücumu başladı ve bir de «aile yıkıcısı» oldukları eklendi bu suçlamalara. Aslında basit ve ne olduğu açık olarak görülmesine karşın, bu taktikler genelde bir süre, oldukça etkin oldu. Orta sınıftan birçok saygın kadın ya hareketten hepten uzaklaştı, ya da daha suskun bir bekleyiş içine girdi.
1923'de Kongre'de ilk «Eşit Haklar Değişikliği» ile ABD'de kadınlar ve erkeklerin eşit haklara sahip olduğu, bunun her yerde yangının koruması altında olduğu açıklandı. Bununla birlikte, teklif edilen değişiklik, feminist hareket içinde bile muhalifler yarattı. Muhalif olanlar, bazı koruyucu iş yasalarının kadına verdiği olanağı kaldırdığını ileri sürdüler. Politik toplantılarda, komitelerde, gazetelerde ve dergilerde uzun ve ateşli tartışmalar birbirini izledi, tabii bu kadınlar arasında kuwetli bir ayrılık ve politik etkilerinin güç-süzleşmesi sonuçlarını doğurdu.
1960'larda feminist hareket yeni bir patlama gösterdi. Simone De Bea-uvoir'nin Batı kültüründe dişiliğini tarihi ve karşılaştığı boyuneğişleri tahlil ettiği oldukça etki yaratan The Second Sex (Orijinal adı: Le Deuxieme Sexe. Bu yapıt Türkçe'de Genç Kızlık Çağı, Evlilik Çağı ve Bağımsızlığa Doğru adlarında üç ayrı kitap halinde Payel yayınlarından çıkmıştır.) adlı yapıtı İngilizceye çevrildi. 1963'te Betty Friedan'ın Amerikalı ev kadını ve annede hakim olan tabii genel olarak kadınlarda olan) klişeleşmiş rolü açık bir biçimde eleştirdiği Kadınlığın Gizemi (The Feminine Mystique) basıldı. 1963'te aynı zamanda Amerikan kadınının durumunda bir kısım reformlar yapılmasını öneren Başkanlıkça hazırlatılmış bir rapor yayınlandı. Tüm bu gelişmeler içinde Ulusal Kadın Örgütü (NOW) kuruldu (1966). Bir süre sonra NOW, kadın örgütleri içinde en güçlü ve tanınanı haline geldi. Bu gelişimi içinde NOW, hemen yeni bir Eşit Haklar Değişikliği için mücadele başlattı ve içinde çocuk düşürme hakkının da bulunduğu birkaç çarpıcı sorun konusunda reform yapılmasını talep etti. Öte yandan aynı yıllarda siyahların yeniden başgösteren yurttaşlık hakları mücadelesi, Güneydoğu Asya'da sürdürülen Amerikan Savaşına karşı barış hareketi gibi benzeri hareketler birçok orta sınıftan kadının radikalleşmesini sağladığından, bu talepler de öncekinden çok daha geniş bir destek buldu.
Cinsel ve üretimsel özgürlük, tüm ülke çapında cinsel özgürlük ve adalet sorunlarına daha duyarlı olunabildiği koşullarda daha açık bir biçimde tartışılabilirdi. 1970'lere gelindiğinde feministlerin öncülüğünde çocuk aldırma sorunu birden ABD Anayasa Mahkemesinde görüşülmeye başlandı. Sonunda Eşit Haklar Değişikliği Kongreden «Yasa altında hakların eşitliği ABD'de herhangi bir eyalet tarafından cinsiyet farkı gözetilerek reddedilemez ve kısıtlanamaz» biçiminde yeni bir şekilde ifade edilerek geçti.
Mücadele ne denli uzun ve güç ve ne denli başarısız olursa olsun, feministler değişikliğin nihai olarak kabul edilebileceğinden umutludurlar.
KAYNAKLAR
Abadan Unat, Nermin (derleyen) Türk Toplumunda Kadın genişletilmiş ikinci bası, Araştırma,
Eğitim, Ekin Yayınları İstanbul, 1982
Arat, Necla, Kadın Sorunu, istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi yayını No. 2776 İstanbul,
1980
Caporal, Bernard, Kemalizmde ve Kemalizm Sonrasında Türk Kadını, Türkiye İş Bankası Kültür
Yayınları Ankara, 1982
Tekeli, Şirin, Kadınlar ve Siyasal Toplumsal Hayat, Birikim Yayınları, İstanbul, 1982
- 12/06/2009 17:53 - TÜRKİYE'de Kadın Hareketleri
- 12/06/2009 17:50 - Kadınların Günümüz Dünyasındaki Yeri
- 12/06/2009 17:36 - Kadın Özgürlüğü
- 12/06/2009 17:32 - Cinsellik ve Cinsiyet
- 12/06/2009 17:16 - Erkeğin ve Kadının Toplumsal Rolleri
- 12/06/2009 17:14 - Çifte Standart
- 12/06/2009 17:10 - Cinsellik Ve Toplum
- 12/06/2009 17:04 - Avrupa'da Feminizmin Doğuşu

















